NEŞİDE ŞAHİN
Takvim yaprağı değişti, yıl oldu 2026. Yeni yılın ilk sabahına umutla uyanmak isterdik ama gözümüzü açar açmaz gelen bildirimler yine aynı: zam, zam, zam… Daha asgari ücreti elimize almadan, maaşın kokusunu bile duymadan her şeye zam gelmiş. Sanki yeni yıl değil de zam bayramı kutluyoruz. Eskiden “yeni yıl yeni umutlar” denirdi. Şimdi “yeni yıl yeni fiyat listesi.” Markete gidiyorsun, etiketler değişmiş. Bakkala giriyorsun, kasiyer senden önce “zam geldi” diyor.
Ulaşım zamlı, ekmek zamlı, elektrik desen zaten el yakıyor. Doğalgaz faturasını açmaya insanın yüreği yetmiyor; açınca da “bu evde ben mi yaşıyorum, apartman mı?” diye düşünüyorsun. Asgari ücret daha cebimize girmeden buhar oldu gitti. Hani derler ya “maaş yattı ama durmuyor,” bizde yatmadan durmuyor. Zamlar bizden hızlı. Koşsak yetişemeyiz. Daha hesap yapmaya başlamadan sonuç belli: yetmeyecek. Market sepetini doldururken artık listeye bakmıyoruz, etikete bakıyoruz. “Bunu alabilir miyim?” değil, “bunu geri mi bırakmalıyım?” sorusu dönüp duruyor kafamızda. Cebimiz delik, fiyatlar roket. Bir ay öncesinin lüksü bugünün zorunlusu, bugünün zorunlusu yarının hayali.
Çocuk okuldan “anne, baba şunu alalım” diye geliyor, insanın boğazı düğümleniyor. Çünkü mesele istememek değil, yetişememek. Ay sonunu getirmek artık marifet değil, mucize. Zamların bahanesi bol: maliyet, döviz, küresel şartlar… Tamam da bizim gelir ne oluyor? O küresel şartlar bizim mutfağa niye hep zam olarak giriyor? Bir şey ucuzladığında niye haber olmuyor? Etiketler yukarı çıkarken asansör gibi hızlı, aşağı inerken merdiven gibi ağır. Eskiden ay başı maaş alınca biraz rahatlanırdı. Şimdi maaş günü, fatura günüyle yarışıyor. Elektrik mi ödensin, su mu, internet mi? Hepsi lazım, ama hepsi pahalı. “Birini erteleyelim” diyorsun, ertelenen şey borç oluyor. Borç büyüyor, insan küçülüyor. Sokakta kime sorsan aynı dert. Emekli “pazara çıkamıyorum” diyor, genç “gelecek planı yapamıyorum” diyor, esnaf “müşteri bakıyor ama almıyor” diyor. Herkes bakıyor, kimse alamıyor. Çünkü almak artık cesaret işi. Alışveriş değil, psikolojik dayanıklılık testi sanki. 2026’ya girdik ama yeni bir şey yok: Yine sabah zamla uyanıyoruz, akşam hesapla yatıyoruz. Televizyonda rakamlar konuşuluyor, sokakta hayat. Rakamlar yukarı, hayat aşağı çekiyor bizi. Birileri “alışın” diyor, ama alışmak dediğin şey bu kadar zor olmamalı. Biz lüks peşinde değiliz. Kimse altın musluk istemiyor. İstediğimiz belli: Emeğimizin karşılığı, alın terimizin değeri, ay sonunu korkmadan getirmek. Asgari ücret denilen şeyin adı üstünde, “asgari.” Yani en azından yetmesi lazım. Ama bizde yetmiyor, yetmediği gibi başlamadan bitiyor. Yeni yıl dileği sorarlarsa süslü laflara gerek yok. Zamların bu hızla gelmediği, maaşın zamdan önce erimediği, markette etikete değil ihtiyaca baktığımız günler istiyoruz. Çok mu? Bence değil. Ama 2026’ya bakınca insan yine de içinden şu cümleyi geçiriyor: “Hoş geldin yeni yıl… Zamlarınla geldin, umudu biraz kapının dışında bıraktın.”