NEŞİDE ŞAHİN
Antalya yine yangınlarla mücadele ediyor.
Kumluca'da alevler evlere kadar dayandı. Aksu'da günlerdir süren yangın mahalleleri tehdit etti. İnsanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı, hayvanlar tahliye edildi. Bazı evler ve ahırlar yandı.
Ama bu yılki yangınların içinde hepimizi daha fazla düşündürmesi gereken başka bir görüntü de vardı.
Mahalleli, yangını söndürmeye çalışan ekiplere destek olmak için kendi cebinden para verip su aldı. Traktörünü, tankerini, beton mikserini kullandı. Köydeki su havuzunu doldurmak için gece boyunca su taşıdı.
Bir tarafta alevlerle mücadele eden ekipler…
Diğer tarafta evini, hayvanını ve tarlasını korumaya çalışan vatandaş…
Ve ortada hepimizin ortak sorusu:
Biz neden her yıl aynı manzarayı yeniden yaşıyoruz?
Yangın başladığında herkes seferber oluyor. İtfaiye, orman ekipleri, belediyeler, jandarma, gönüllüler ve vatandaşlar elinden geleni yapıyor.
Ancak asıl mesele yangın çıktıktan sonra ne kadar hızlı müdahale ettiğimiz kadar, yangına ne kadar hazırlıklı olduğumuzdur.
Çünkü orman yangını artık sadece ormanda kalmıyor.
Yerleşim yerlerine, evlere, seralara, hayvan barınaklarına kadar ulaşıyor.
Bir yangın çıktığında yalnızca ağaçları kaybetmiyoruz. İnsanların yıllarca kurduğu hayatlar birkaç saat içinde yok olabiliyor. Bir ev, bir ahır, bir sera, bir tarla… Hepsi bir ailenin emeği.
Daha da acısı, yangından yalnızca insanlar etkilenmiyor.
Aksu'da alevlerden ve dumandan etkilenen 105 köpeğin tahliye edilmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Onlar konuşamıyor.
Nereye gideceklerini bilmiyorlar.
Yangın çıktığında kaçıp kurtulma şansları da çoğu zaman insanlarınki kadar yüksek değil.
Bu nedenle artık yangınları yalnızca “söndürülmesi gereken bir afet” olarak görmemeliyiz.
Yangın mevsimine hazırlık, yangın başladıktan sonra yapılacak çalışmadan çok daha önce başlamalı.
Mahallelerin çevresindeki kuru otlar temizlenmeli. Ormanla yerleşim alanları arasındaki riskler azaltılmalı. Yangın havuzlarının yeterliliği ve ulaşılabilirliği sürekli kontrol edilmeli. Su kaynakları, yollar ve müdahale güzergâhları yangın çıkmadan önce hazır hale getirilmeli.
Ve en önemlisi…
Vatandaşın “Ben de bir şey yapmalıyım” diyerek kendi cebinden su alıp yangın havuzuna taşıdığı bir noktaya geliyorsak, bu dayanışmayı alkışlamakla yetinmemeliyiz.
O görüntü elbette gurur verici.
Ama aynı zamanda düşündürücü.
Çünkü vatandaşın traktörünü alıp yangın havuzuna su taşıması, yalnızca dayanışmanın değil, yangının ne kadar büyük bir tehdit haline geldiğinin de göstergesidir.
Antalya turizmin başkenti olabilir.
Ama Antalya aynı zamanda ormanlarıyla, tarımıyla, doğasıyla ve köyleriyle yaşayan bir kent.
Her yaz biraz daha fazla kuruyan toprak, biraz daha sert esen rüzgar ve biraz daha büyüyen yangın riskiyle karşı karşıyayız.
Bu nedenle yangınları sadece birkaç günlük haber olarak görmemeliyiz.
Alevler söndüğünde gündemden düşebilir.
Ama yanan ormanın yerine yenisinin gelmesi yıllar sürer.
Kaybedilen bir evin yeniden yapılması mümkün olabilir.
Fakat kaybedilen bir insanın, bir hayvanın ya da yüzlerce yıllık bir ağacın geri dönüşü yoktur.
Yangın çıktığında kahraman aramak yerine, yangın çıkmadan önce tedbir almalıyız.
Çünkü artık mesele yalnızca yangını söndürmek değil.
Antalya'yı gelecek yılların yangınlarına karşı hazırlamak.
Bugün Kumluca'da, Aksu'da yaşananları yarın başka bir ilçede yaşamamak için artık her yangından sonra sadece “Geçmiş olsun” demek yetmez.
Yangınların bize bıraktığı en önemli soru şu olmalı:
Bir sonraki yangına gerçekten hazır mıyız?
Cevabımız “hayır” ise, kaybedecek zamanımız yok.
Çünkü yaz bitiyor olabilir…
Ama yangınlara karşı sorumluluğumuz bitmiyor.