NEŞİDE ŞAHİN
Asgari ücrete yapılacak zam, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gündeminin her yıl en sıcak başlıklarından biri olmaya devam ediyor. İşçi, işveren ve hükümet açısından farklı sonuçlar doğuran bu karar, yalnızca bir ücret belirlemekten çok daha fazlasını ifade ediyor; geniş bir kesimin yaşam standardını, alım gücünü, hatta geleceğe dair umutlarını doğrudan etkiliyor. 2024 yılında yapılan güçlü artışa rağmen enflasyonun hâlâ yüksek seyretmesi, gider kalemlerinin hızla tırmanması ve temel ihtiyaçların pahalanması, asgari ücretlinin nefesini daraltmış durumda. Bu nedenle 2025 yılında uygulanacak ücretin ne olacağı merakla bekleniyor.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun aralık ayında başlayacağı görüşmeler öncesinde farklı kaynaklar, beklenti ve tahminleri peş peşe dile getiriyor. Bazı ekonomi kanalları yüzde 20’ler civarında bir artışın konuşulduğunu aktarırken, köşe yazarları arasında yüzde 45’e varabilecek bir zammın olası olduğunu söyleyenler de var. Hatta %45’lik bir artışın net ücretin yaklaşık 24.650 TL’ye çıkabileceği hesaplanıyor. Kulislerde ise hükümet tarafında yüzde 36–37 dolayında bir artışın masada olduğuna dair yorumlar dolaşıyor. Tahminlerin bu kadar geniş bir aralıkta seyretmesi hem ekonomik belirsizliğin derinliğini hem de komisyon çalışmalarına ne kadar fazla değişkenin yön verdiğini gösteriyor.
Gerçek şu ki, hangi oran tercih edilirse edilsin, asgari ücret zammının etkisi çok boyutlu olacak. Çalışan açısından bakıldığında en kritik mesele, alım gücünün korunması, hatta mümkünse yükseltilmesi. Çünkü yapılan zam ne kadar yüksek görünürse görünsün, eğer yıl içinde eriyorsa, gerçek anlamda bir refah artışı yaratmıyor. Öte yandan yüksek zam oranlarının ekonomi genelinde yaratabileceği enflasyonist baskı da sıkça dile getirilen bir endişe. Ücretlerin hızlı artması, tüketim kanalıyla fiyatları tetikleyebilir; bu da yapılan zammın kısa sürede etkisini kaybetmesi sonucunu doğurabilir.
İşveren cephesinden bakıldığında tablo farklıdır. Özellikle KOBİ’ler için personel maliyetlerindeki artış, yatırım kararlarından istihdama kadar birçok başlıkta ek yük oluşturabilir. Bazı işverenler, yüksek zamların işten çıkarmalara ya da kayıt dışı çalışmanın artmasına yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Ancak çalışanların daha yüksek gelir elde etmesi, motivasyon ve verimlilik açısından olumlu bir sonuç da yaratabilir; dolayısıyla bu iki denge arasında hassas bir çizgi var.
Asgari ücretin sosyal adalet boyutu ise tüm bu teknik hesaplardan bağımsız olarak daha derin bir mesele. Çünkü ücret artışı sadece kişisel geliri değil, toplumun genel gelir dağılımını, alt gelir gruplarının yaşam kalitesini ve sosyal huzuru ilgilendiriyor. Bu sebeple bazı kesimler enflasyon farkının ötesinde bir “refah payı” verilmesi gerektiğini savunuyor. Yani çalışanların sadece kaybettiklerini değil, ekonomik büyümeden pay alma hakkını da gözeten bir yaklaşım talep ediliyor.
Bir diğer açıdan, asgari ücret her zaman siyasi bir mesaj niteliği de taşır. Hükümetlerin ekonomik yönetim kabiliyeti, sosyal adalet anlayışı ve halkla kurduğu ilişki bu rakama yansır. Bu nedenle komisyon toplantıları teknik bir görüşmeden çok daha fazlasıdır; toplumun beklentisinin, işçi örgütlerinin baskısının, işveren taleplerinin ve hükümetin siyasi tercihinin kesiştiği bir pazarlık alanı gibidir.
Sonuçta 2025’te asgari ücretin ne kadar artırılacağı, yalnızca bir yüzdelik artış tartışması değildir. Asıl mesele, artışın çalışanların gerçek yaşam koşullarını ne kadar iyileştireceği, enflasyonla mücadelede nasıl bir denge kuracağı ve ekonomik sürdürülebilirliği nasıl etkileyeceğidir. Bu nedenle önümüzdeki haftalarda başlayacak görüşmeler, ekonomik olduğu kadar toplumsal açıdan da yakından izlenecek. Asgari ücretin, geçim sıkıntısıyla boğuşan milyonlara gerçek bir nefes olup olmayacağı ise verilecek kararın cesaretine ve dengesine bağlı olacak.