NEŞİDE ŞAHİN
Biz bu ülkede depremi yeni duymadık. 1939’da Erzincan’da kırıldı yerin altı, on binlerce insan gitti. 1999’da Kocaeli’nde gece yarısı yakaladı bizi, uykudayken çatılar üzerimize indi. Daha geçen yıl, hepimizin gözleri önünde, on şehir birden yıkıldı. O günden beri ne değişti? İşte asıl mesele bu.
Her depremden sonra aynı sahneler… Önce siren sesleri, çamur içinde kurtarma çalışmaları, enkaz başında umutla bekleyen insanlar… Sonra televizyonlarda “Deprem gerçeğini unutmamalıyız” diye yapılan açıklamalar. Birkaç hafta geçer, gündem değişir, her şey yine eski haline döner.
Hepimiz biliyoruz ki deprem bu toprakların gerçeği. Bilim insanları yıllardır söylüyor: “Fay hattı şurada, şu tarihler kritik, şu bölgeler risk altında…” Ama biz ne yapıyoruz? Bir bina yıkılmadan, bir hayat kaybolmadan harekete geçmiyoruz.
Bakın, bizde binalar depremden değil, ihmalden yıkılıyor. Mühendislik hesapları eksik, malzemeden çalınmış, denetim yapılmamış… Hani bazı müteahhitler var ya, “Daha ucuza çıkaralım” diye demirini eksik koyuyor, betonu ince döküyor. O binada yaşayan çocukların, yaşlıların canını kim hesap ediyor? Kimse. Çünkü biliyorlar ki cezası ya yok ya da komik bir rakam.
Bir de “imar affı” diye bir bela var. Kaçak yapılara göz yumup “Parasını ver, ruhsatını al” diyorlar. Kağıt üstünde “yasal” oluyor ama ilk sallantıda mezara dönüşüyor. Yani biz, kendi elimizle mezarlarımızı ruhsatlı hale getiriyoruz.
Sadece binalar mı? Şehir planlaması desen ayrı bir facia. Acil toplanma alanları AVM olmuş, parklar rezidansa dönmüş. Deprem anında insanlar nereye gidecek? Koca şehirlerde açık alan yok. Kurtarma ekiplerinin ulaşacağı yollar, plansız binalarla tıkanmış.
Peki çözüm ne? Çok zor değil aslında. Birincisi, denetim… Ama göstermelik değil, gerçekten bağımsız ve sert denetim. Mühendisler, mimarlar, belediyeler birbirini kollamadan, göz göre göre hata yapmadan. İkincisi, eğitim… Çocukluktan itibaren deprem bilinci kazandırmak, tatbikat yapmak, okulları, hastaneleri deprem güvenli hale getirmek. Üçüncüsü, imar affını tarihe gömmek. Kaçak binayı affetmek, cinayete ortak olmaktır.
Ve en önemlisi, önceliği ranta değil, can güvenliğine vermek. Lüks projelerden önce riskli binaları yenilemek. Deprem vergilerinin gerçekten depreme harcandığını şeffaf şekilde göstermek.
Bakın, deprem bir gün olacak. Bu kesin. Ama o gün geldiğinde biz hazırlıklıysak, yıkım da acı da çok daha az olacak. Japonya’da 7.5 büyüklüğünde deprem oluyor, insanlar evlerinde oturmaya devam ediyor. Bizde 5.5’te bile panik çıkıyorsa, sorunu fay hattında değil, sistemde aramak lazım.
Deprem, doğanın suçu değil. Öldüren deprem değil, tedbirsizlik. Ve biz bu gerçeği görmezden gelmeye devam edersek, her sarsıntıda aynı acıları yaşarız. Sonra yine enkaz başında “Allah bir daha göstermesin” deriz ama biliyoruz ki gösterecek. Çünkü yerin altı ne siyasetten ne ekonomiden anlar.
Şimdi soralım kendimize: Biz bir sonraki depremde enkaz altında mı olacağız, yoksa bu ülkeyi gerçekten güvenli hale getirebilecek miyiz? Cevap, bugünden atacağımız adımlarda saklı.