NEŞİDE ŞAHİN
Bugün Dünya Gıda Günü. Her yıl 16 Ekim’de kutlanan bugün, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) kuruluş yıldönümüne denk geliyor. 1945’te savaşın ardından açlıkla mücadele amacıyla kurulan bu örgüt, insanlığa o günden bu yana aynı soruyu hatırlatıyor: Dünyada herkese yetecek kadar gıda varken neden hâlâ milyonlarca insan aç?
Bu soru, sadece yoksul ülkeleri değil, süpermarket rafları dolup taşan modern şehirleri de ilgilendiriyor. Çünkü mesele yalnızca gıdaya erişim değil; adalet, sürdürülebilirlik ve bilinç meselesi. Dünyada bugün yaklaşık 735 milyon insan kronik açlık çekiyor. Oysa dünya, mevcut üretim kapasitesiyle 10 milyar insanı doyurabilecek kadar gıda üretebiliyor. Sorun yetersiz üretim değil, dengesiz dağıtım. Bir yanda üretim fazlası nedeniyle çöpe giden tonlarca gıda, diğer yanda temel besinlere ulaşamayan milyonlarca insan. Modern çağın en büyük çelişkilerinden biri bu: Açlık, bolluğun içinde büyüyor.
Türkiye’de de tablo düşündüğümüz kadar iç açıcı değil. TÜİK verilerine göre her yıl kişi başına yaklaşık 93 kilogram gıda israf ediliyor. Bu, sadece ekonomik bir kayıp değil; aynı zamanda etik bir sorun. Çünkü çöpe atılan her ekmek, bir başka sofradan eksilen bir lokma demek. Gıda, tarladan sofraya gelene kadar uzun ve zahmetli bir yolculuk yapıyor. Toprak, su, emek, enerji, nakliye… Ve bu yolculuğun her adımında kayıp yaşanıyor. FAO verilerine göre dünyada üretilen gıdanın üçte biri, bu süreçte israf oluyor. Üstelik bu sadece tüketici hatasından kaynaklanmıyor. Yanlış depolama koşulları, yetersiz altyapı, pazarlama estetiği uğruna “kusurlu” sayılan ürünlerin çöpe atılması… Modern tüketim kültürü, sadece tarlayı değil, vicdanı da kurutuyor. Bir domatesin şekli tam yuvarlak değilse, bir elma biraz küçükse market rafına giremiyor. Gözümüz artık doymaz hale geldi; damak değil, algı belirliyor alışkanlıklarımızı.
Bir diğer gerçek de iklim krizi. Kuraklık, seller, sıcaklık dalgaları, toprağın verimliliğini her geçen yıl biraz daha azaltıyor. Tarım, iklim krizinin hem mağduru hem de faili. Yoğun su kullanımı, pestisitler, tek tip üretim sistemleri doğayı tahrip ediyor. Dünyadaki sera gazı salımının yaklaşık üçte biri gıda sistemlerinden kaynaklanıyor. Bu yüzden artık mesele “daha çok üretelim” değil, “nasıl üretelim?” sorusudur. Doğayı sömürmeden, geleceği çalmadan üretmek mümkün mü? Evet, ama bunun için verimliliği sadece ekonomik değil, ekolojik anlamda da düşünmek gerekiyor.
Gıda sadece biyolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda politik bir mesele. Tarım politikaları, ithalat kotaları, büyük şirketlerin tohum tekelleri, hatta savaşlar bile soframızdaki yemeği belirliyor. Bir ülkenin gıda politikası, aslında onun bağımsızlık politikasının da aynasıdır. Pandemi döneminde bunu hep birlikte gördük. Küresel tedarik zincirleri kırıldığında, kendi üretimini yapamayan ülkeler raflarda boşlukla karşılaştı. O gün anlaşıldı ki kendi gıdasını üretemeyen toplum, bağımsızlığını da tam koruyamaz.
Bu yıl Dünya Gıda Günü’nün teması “Sağlıklı ve sürdürülebilir gıdaya erişim herkesin hakkıdır.” Bu slogan kulağa güzel geliyor ama gerçeğe dönüşmesi, sadece hükümetlerin değil, her bir bireyin sorumluluğunda. Yerel üreticiyi desteklemek, mevsiminde ürün tüketmek, israfı azaltmak, endüstriyel gıdalar yerine doğal ürünlere yönelmek, bir lokmanın değerini bilmek... Bunlar küçük gibi görünen ama büyük etkiler yaratabilecek adımlar. Çünkü her tercih bir mesajdır. Tabağımıza ne koyduğumuz, dünyaya nasıl bir gelecek istediğimizi de anlatır.
Bugün Dünya Gıda Günü’nü kutlarken sadece yediklerimizi değil, yemediklerimizi de düşünmemiz gerekiyor. Bir tabak yemeğin arkasında yüzlerce insanın emeği, binlerce damla su, yılların birikimi var. O emeğin, o suyun, o toprağın hakkı; çöpe gitmemek. Belki de işe şöyle başlamalıyız: Bugün sofraya oturduğumuzda, kaşığı elimize almadan önce bir an duralım. Bir lokmanın yolculuğunu düşünelim. Çünkü o lokma sadece bizi değil, dünyayı da doyurabilir — ya da aç bırakabilir.