NEŞİDE ŞAHİN
2025 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Yüzbinlerce gencin aylardır umutla beklediği o gün nihayet geldi. Kimileri hayallerine kavuşurken, kimileri de hayal kırıklığı yaşadı. Ancak bu yıl sonuçların açıklanmasıyla birlikte ortaya çıkan bir başka gerçek, kamuoyunun dikkatini çekti: Yerleştirme sonuçlarına itiraz eden, hatta sistemin işleyişini sorgulayan öğrencilerin sayısında dikkat çekici bir artış yaşandı.
Bu itirazlar yalnızca bireysel serzenişlerden ibaret değil. Her biri, Türkiye’deki yükseköğretim sisteminin işleyişine, tercih süreçlerinin şeffaflığına ve öğrencilerin bilgilendirilmesine dair daha derin sorunları işaret ediyor. Öğrenciler, “puanım yetiyor ama yerleşemedim”, “benden düşük puanlı arkadaşım daha iyi bir üniversiteye gitti” ya da “sistem beni görmezden gelmiş olabilir” gibi ifadelerle sosyal medyada ve öğrenci platformlarında seslerini yükseltti. Bu tür paylaşımlar, ÖSYM’nin tercih algoritmasına, kontenjan dağılımına ve sonuçların adilliğine yönelik ciddi soruları gündeme taşıdı.
İtirazların arkasında çeşitli nedenler yatıyor. Son yıllarda sınav sisteminde yaşanan yığılmalar, özellikle eşit ağırlık ve sayısal puan türlerinde birçok öğrencinin benzer sıralamalar almasına neden oldu. Bu durumda en küçük bir sıralama farkı bile yerleşme konusunda büyük sonuçlar doğurdu. Ayrıca tercih sürecinde öğrencilerin ne kadar bilinçli yönlendirildiği ve lise rehberlik hizmetlerinin yeterliliği de ayrı bir tartışma konusu. Kontenjanların belirlenmesi, bazı bölümlerde gereğinden fazla, bazı bölümlerde ise yetersiz kalması, yeni açılan programların tanıtım eksikliği nedeniyle tercih edilmemesi gibi sorunlar da bu tablonun parçaları arasında yer alıyor.
Yerleştirme sürecine yönelik bu tür eleştiriler, aslında daha büyük bir gerçekliği ortaya koyuyor: Gençlerin yükseköğretim sistemine ve ÖSYM’ye olan güveninde bir zedelenme var. Türkiye'de her yıl milyonlarca öğrenci ve ailesi bu sınav sonuçlarına göre hayat planı yapıyor. Bu nedenle sistemin yalnızca doğru işlemesi yetmez, aynı zamanda anlaşılır, şeffaf ve güven verici olması gerekir. Ancak tercih algoritmasının nasıl çalıştığı, yerleştirme kriterlerinin neye göre belirlendiği gibi konular öğrenciler tarafından hala yeterince anlaşılmış değil.
Birçok öğrenci, sistemin sadece puan üstünlüğüne göre işlediğini düşünse de gerçekte tercih sırası, kontenjan türü, başarı sırası barajı gibi birçok faktör devreye giriyor. Bu karmaşık yapı, sistemin şeffaflığı kadar, öğrencilere sunulan bilgilendirmenin ve rehberliğin de ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Eğitim kurumlarının tercih dönemlerinde öğrencilere yeterli rehberlik desteği sağlayıp sağlamadığı da tartışılması gereken bir başka başlık.
Yerleştirme süreciyle ilgili olarak, ÖSYM’nin şeffaflık politikasını daha da güçlendirmesi gerekiyor. Öğrenciler sadece bir sonuçla değil, bu sonuca nasıl ulaşıldığıyla da ilgileniyor. Her adayın neden bir bölüme yerleştiği ya da neden yerleşemediği açık bir şekilde ifade edilmeli. Simülasyon araçlarıyla öğrencilerin tercih yapmadan önce olasılıkları daha gerçekçi görebilmesi sağlanmalı. Tercih döneminde okullarda görev alan rehber öğretmen sayısı artırılmalı. Ayrıca sistemin hata ihtimaline karşı güven veren, ulaşılabilir ve açıklayıcı bir itiraz mekanizması hayata geçirilmeli.
Gençlerin tepkileri, yalnızca bir sınav sonucuna değil, aynı zamanda bu ülkenin gençlerine sunduğu gelecek umuduna dair bir hayal kırıklığını da yansıtıyor. Üniversite, Türkiye’de sadece bir eğitim kurumu değil, aynı zamanda geleceğe açılan kapı, ekonomik özgürlük, toplumsal statü ve kişisel saygınlık anlamına geliyor. Böylesine büyük anlamlar yüklenen bir sistemin, teknik ya da iletişimsel sorunlar nedeniyle güvensizlik yaratması, gençler nezdinde büyük bir yıkım yaratıyor. Sosyal medyada paylaşılan bazı mesajlar bu duyguyu net biçimde ifade ediyor. “Dört yıl boyunca sabahın köründe kalkıp ders çalıştım, gece geç saatlere kadar test çözdüm. Şimdi sadece ‘yerleşemedin’ mi diyorsunuz?” sorusu, yalnızca bir isyan değil, aynı zamanda adalet talebidir.
Bu noktada sistemin kendisi kadar önemli olan bir başka unsur da iletişim. Sınavın ve yerleştirmenin arkasındaki mekanizmalar ne kadar teknik olursa olsun, bunu gençlere ve ailelere açık ve güven verici şekilde anlatmak devletin sorumluluğundadır. Aksi takdirde ortaya çıkan bilgi boşluğu, spekülasyonlara, komplo teorilerine ve kurumsal güvensizliğe dönüşüyor.
Unutulmamalıdır ki, üniversite yerleştirme süreci sadece teknik bir işlem değil, aynı zamanda bir adalet duygusunun sınandığı bir süreçtir. Gençlerin bu sisteme olan güveni, aslında onların topluma, devlete ve geleceğe olan güveninin de bir yansımasıdır. Yerleştirme sonuçlarına itiraz eden öğrencilerin sesleri, sadece bu yıla özgü değil, gelecek yıllar için de sistemin gözden geçirilmesi gerektiğine dair güçlü bir işarettir.
Eğer bu sesler duyulmaz, bu sorunlar görmezden gelinirse, yalnızca bu yılki öğrenciler değil, gelecekte bu yollardan geçecek milyonlarca genç de aynı umutsuzlukla baş başa kalacaktır. Bu nedenle, bu itirazlar bir sorun olarak değil, bir fırsat olarak görülmeli; daha adil, daha şeffaf ve daha kapsayıcı bir sistemin inşası için bir başlangıç kabul edilmelidir.
Çünkü umut, ancak adaletle birlikte var olabilir. Ve gençlerin umudu, bu toplumun geleceğidir.