NEŞİDE ŞAHİN
İndirim kelimesi, modern tüketim çağının en güçlü sihirli sözcüklerinden biri. Vitrinlerde kırmızı etiketler, ekranlarda geri sayımlar, “son saatler”, “kaçırılmayacak fırsat” uyarıları… Hepsi ortak bir duyguya hitap ediyor: Kaçırma korkusu. Oysa bu parıltılı dünyanın ardına baktığımızda karşımıza çıkan tablo, çoğu zaman göründüğü kadar masum değil. Çünkü indirimler, düşündüğümüz gibi cebimizi korumaktan çok, alışveriş isteğimizi çoğaltıyor; hatta kimi zaman aynı parayı harcadığımız hâlde kendimizi kazançlı sanmamıza neden oluyor.
Günümüz tüketicisi için indirim, ihtiyaçtan önce geliyor. Normalde almayı düşünmediğimiz bir ürünü, sırf “yarı fiyatına” sunulduğu için sepete ekleyebiliyoruz. O ürüne gerçekten ihtiyacımız var mı? Muhtemelen hayır. Ama indirim etiketi, mantığımızdan önce duygularımıza sesleniyor. “Şimdi almazsam bir daha bu fiyata bulamam” düşüncesi, alışveriş kararlarımızın en baskın motivasyonu hâline geliyor. Böylece indirim, tasarruf aracı olmaktan çıkıp tüketimi körükleyen bir mekanizmaya dönüşüyor.
İşin daha çarpıcı yanı ise “indirim” adı altında uygulanan fiyat politikaları. Pek çok üründe, indirimden kısa bir süre önce fiyatların artırıldığına tanık oluyoruz. Ardından büyük puntolarla yazılmış yüzde oranlarıyla sözde bir düşüş yaşanıyor. Sonuçta ortaya çıkan rakam, çoğu zaman ürünün zaten olması gereken ya da kısa süre önce satıldığı fiyatla aynı oluyor. Tüketici ise yüksek bir fiyattan düşülmüş gibi gösterilen etikete bakarak kazançlı çıktığını sanıyor. Oysa kasaya gittiğinde ödediği para, gerçekte ne artmış ne de azalmış oluyor.
Bu durum yalnızca bireysel bütçeleri değil, tüketim kültürünün kendisini de etkiliyor. Sürekli indirimlerle karşılaşan bir tüketici, artık “gerçek fiyat” kavramını yitiriyor. Bir ürünün değerini, maliyetini ya da kalitesini sorgulamak yerine, indirim oranına odaklanıyor. Yüzde 50 indirimli bir ürün, ihtiyaç olmasa bile cazip hâle geliyor. Böylece piyasa, gerçek değerden çok algı üzerinden şekilleniyor. Fiyatlar şişiriliyor, sonra “indiriliyor” ve bu döngü normalleşiyor.
Psikolojik açıdan bakıldığında indirimler, ödül mekanizmasını harekete geçiriyor. Alışveriş yapan kişi, bir şey kazandığını hissediyor. Bu his, harcanan paranın önüne geçiyor. “Kâr ettim” düşüncesi, yapılan harcamayı meşrulaştırıyor. Oysa çoğu zaman ortada gerçek bir kâr yok; yalnızca ustaca kurgulanmış bir algı var. Bu algı, tüketiciyi daha fazla alışverişe yönlendirirken, bütçe disiplinini de zayıflatıyor.
Elbette her indirim aldatmacadır demek haksızlık olur. Gerçekten stok eritmek, sezon sonu ürünlerini elden çıkarmak ya da maliyet avantajını tüketiciye yansıtmak amacıyla yapılan indirimler de var. Ancak sorun, bu istisnaların kural hâline gelmiş gibi sunulması. Sürekli indirim yapan bir piyasada, aslında hiçbir şey gerçekten indirimli değildir. Çünkü indirim, sürekliliğini yitirdiği anda anlamını da kaybeder.
Tüketici olarak burada bize düşen önemli bir sorumluluk var: Fiyat hafızası geliştirmek. Bir ürünü almadan önce geçmiş fiyatlarını araştırmak, farklı mağazalarla karşılaştırmak ve en önemlisi “gerçekten ihtiyacım var mı?” sorusunu sormak. İndirim etiketi değil, ihtiyaç listesi belirleyici olmalı. Aksi hâlde indirimler, cebimizi rahatlatan bir fırsat değil; bizi harcamaya alıştıran bir tuzak olmaya devam eder.
Sonuç olarak indirimler, çoğu zaman sandığımız gibi bizi zenginleştirmiyor. Aksine, daha fazla harcamaya teşvik ederek fakirleştiriyor. Fiyatlar önce yükseltilip sonra düşürüldüğünde, verilen para değişmiyor; değişen tek şey algımız oluyor. Gerçek tasarruf ise indirim kovalamakta değil, bilinçli tüketimde yatıyor. Almadığımız her gereksiz ürün, belki de yaptığımız en büyük indirim!..