NEŞİDE ŞAHİN
Artık sebze-meyve reyonları birçok vatandaş için alışveriş değil, adeta fiyatlara bakıp iç çekilen bir ziyaret alanına dönüştü. Domatesin kilosu 30 lira, salatalık 30, limon 140, kiraz 200 lira... Bir zamanlar “halden ucuza” alınan bu ürünler bugün adeta sofralarda lüks tüketim sınıfına girdi.
Oysa Türkiye, dört mevsimi yaşayan, bereketli topraklara sahip bir tarım ülkesi. İklim avantajı, üretim çeşitliliği, binlerce yıllık tarım geleneği… Bütün bunlara rağmen neden bu hale geldik?
Üretici tarlasından kilosunu 7 liraya gönderiyor, şehirde markette aynı ürün 30 liraya satılıyor. Aradaki bu uçurumu izah etmek zor. Nakliye, komisyon, ambalaj, vergi derken zincirin her halkasında artan maliyetler, fiyatları fırlatıyor. Ancak bu gerekçeler bile, kimi zaman üreticide zarar eden bir ürünün tüketicide astronomik fiyatla satılmasını açıklamaya yetmiyor.
Asgari ücretle geçinen bir ailenin manava girmesi bile cesaret işi. 500 liraya yapılan pazar alışverişi bir hafta zor dayanıyor. Oysa sağlıklı yaşamın temelinde meyve ve sebze var. Bir ülkenin vatandaşları domatesi, patlıcanı, elmayı porsiyonla değil, kiloyla alabilmeli. Bugün geldiğimiz noktada kilo kavramı bile dar gelirli için hayal oldu.
Fiyatların bu kadar dengesiz, ani ve kontrolsüz şekilde artmasının temelinde plansızlık ve denetimsizlik yatıyor. Hal yasası yıllardır gündemde ama hâlâ bir netice alınmış değil. Üretim, tüketim ve dağıtım zinciri koordineli çalışmadıkça bu tablo düzelmeyecek.
Ayrıca tarımsal üretimin desteklenmesi, üreticinin girdi maliyetlerinin azaltılması, gençlerin tarıma yönlendirilmesi gibi yapısal adımlar atılmadıkça bu kriz yalnızca büyüyecek. Aksi halde yakında kendi toprağımızda yetişen meyve ve sebzeyi ithal eder hale gelebiliriz.
Bu fiyatlar, sadece domatesin ya da elmanın pahalı olması meselesi değil. Aslında sofrada eksik olan şey, tarımda denge, piyasada şeffaflık ve vatandaşın alım gücü. Bu tabloyu değiştirmek elimizde. Yeter ki sorunları görmezden gelmeyelim ve çözüm iradesi gösterelim.