NEŞİDE ŞAHİN
Sokakta yürürken, bir kedinin gözlerinizin içine baktığını hiç fark ettiniz mi? Ya da sabah işe giderken havlayan bir köpeğin sesindeki heyecanı? Belki bir kuşun kanat çırpışındaki telaşı… Aslında hepsi, bizden çok da farklı değiller. Acıkıyorlar, üşüyorlar, korkuyorlar, seviniyorlar, güven duyduklarında yanınıza sokuluyorlar. Ama ne yazık ki çoğu zaman onlara hak ettikleri değeri vermiyoruz.
İnsanoğlu, tarih boyunca hayvanlarla birlikte yaşadı. Onlar bize yol gösterdi, yük taşıdı, dost oldu, soframıza katkı sağladı. Ama zaman geçtikçe biz büyüdük, şehirler büyüdü, binalar yükseldi… Doğa küçüldü. Küçüldükçe hayvanların yaşam alanı da daraldı. Kimi ormanda yuvasını kaybetti, kimi denizde yiyeceğini. Biz de farkında olmadan – bazen de bilerek – onların hayatını zorlaştırmaya başladık.
Bazen bu zarar çok açık oluyor: avcılık, kaçak hayvan ticareti, hayvan dövüşleri gibi acımasızlıklar. Birileri para kazanacak diye bir aslan kafese tıkılıyor, bir kuşun kanadı kesiliyor, bir yunus daracık bir havuza mahkûm ediliyor. İnsan keyfi uğruna hayvanın ömrü kısalıyor.
Bazen ise bu zarar, fark etmediğimiz günlük hareketlerimizde gizli. Plastik poşetleri denize atıyoruz, deniz kaplumbağası onu yemek sanıyor, boğuluyor. Sokaktaki köpeğe araba çarpıyor ama durup bakmıyoruz bile. Bir köyde tilkiyi sadece “zararlı” diye öldürüyorlar, oysa doğanın dengesi onun varlığıyla sağlanıyor.
Ve işin en acı tarafı, biz bunların çoğunu “normal” görmeye başlamışız. “Ne var canım, hayvan bu işte” diye küçümseyen cümleler kuruyoruz. Oysa hayvan, bu dünyanın süsü değil; bu dünyanın ortağı. Bizim kadar yaşama hakkına sahip.
Belki de sorunun en temelinde empati eksikliği var. İnsan kendisi aç kalınca nasıl zorlandığını biliyor ama bir sokak kedisinin üç gündür yemek bulamadığını düşünmüyor. Kendisi üşüyünce mont giyiyor ama köpeğin karda titrediğini görmüyor. Oysa bir an durup “Ben onun yerinde olsaydım?” diye sormak bile birçok şeyi değiştirebilir.
Elbette ki her şeyi tek başımıza düzeltemeyiz. Ama küçük adımlar atabiliriz. Sokaktaki hayvana bir kap su bırakmak, bir kap yemek koymak zor değil. Barınaklardan hayvan sahiplenmek, hayvan satın almamak önemli bir adım. Doğaya çöp atmamak, denizde plastik bırakmamak, çevremizi bu konuda uyarmak da öyle. Hatta çocuklarımıza hayvan sevgisi aşılamak, belki yapılabilecek en değerli şey. Çünkü bir çocuk, bir hayvana merhamet etmeyi öğrenirse, büyüdüğünde insana da merhamet eder.
Hayvanlar konuşamaz. Haklarını savunacak bir dilleri yok. Onların sesi olmak, bizim sorumluluğumuz. Onlar bize muhtaç değil aslında; doğada biz olmadan da yaşayabilirlerdi. Ama biz, onların yaşam alanlarını işgal ettiğimiz için, biz onların kaderine ortak olduk.
Belki bu yazıyı okuyan birileri “Benim yapacak ne işim var?” diyecek. Ama düşünün; bugün sokaktaki bir köpeğe yardım etmeniz, bir kuşun yuvasını korumanız, bir deniz kaplumbağasını kurtarmanız, onun tüm hayatını değiştirir. Ve bazen, bir canın hayatı değişince, sizin de hayatınıza iyi bir şey dokunur.
Unutmayalım, bu dünya sadece bizim değil. Orman, tilkinin de; deniz, balığın da; gökyüzü, kuşun da… Biz birlikte varız. Onlar olmadan dünya, sessiz, renksiz ve eksik bir yer olur.
Ve belki de asıl mesele şu: Hayvanlara zarar vermek, aslında kendimize zarar vermektir. Çünkü doğayı inciten, sonunda kendini incitir. Doğaya merhamet eden, kendine de merhamet eder.
O yüzden bir dahaki sefere bir hayvanın gözlerinin içine baktığınızda unutmayın: Orada, sizin gibi atan bir kalp var.