NEŞİDE ŞAHİN
Yurt dışına çıkış harcı, uzun yıllardır Türkiye’de vatandaşların gündeminde yer alan bir konu. İlk başlarda sembolik düzeyde sayılabilecek bu ücret, zamanla sürekli arttı. Bugün ise 1000 TL gibi son derece yüksek bir rakama ulaşmış durumda. Peki, gerçekten yurtdışına çıkış için vatandaşlardan böylesine ağır bir bedel alınması makul mü? Ya da bu paranın karşılığında vatandaşa ne sunuluyor?
Öncelikle şu gerçeği kabul edelim: Yurt dışına çıkış harcı, doğrudan bir vergi. Adı "harç" olsa da aslında herhangi bir hizmet karşılığı alınmıyor. Pasaport çıkarırken ödenen ücret bir hizmete karşılık gelir; çünkü devlet size resmi bir belge düzenler, güvenlik önlemleriyle donatılmış bir pasaport sunar. Ama çıkış harcı yalnızca, kapıdan adımınızı atarken cebinizden alınan bir paradan ibaret. Yani karşılığında ne bir hizmet var, ne de vatandaşın hayatını kolaylaştıran bir düzenleme. Tamamen “sen yurt dışına çıkıyorsun, o halde ödemelisin” mantığının yansıması.
Bin TL rakamı özellikle dar gelirli vatandaşlar için büyük bir engel. Uçak biletleri, vize ücretleri, konaklama giderleri zaten yeterince pahalı iken bir de devletin kapıda ekstra bir yük bindirmesi seyahati neredeyse lüks haline getiriyor. Düşünün, 4 kişilik bir ailenin sadece harç için ödemesi gereken tutar 4000 TL. Oysa bu para, Avrupa’da bir haftalık konaklama bütçesine denk gelebilir. Dolayısıyla, çıkış harcının bu denli yüksek tutulması, seyahat özgürlüğünü doğrudan kısıtlayan bir uygulama haline geliyor.
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşulları da göz önünde bulundurmak gerek. Asgari ücretin 17 bin lira civarında olduğu bir ülkede, yalnızca kapıyı geçebilmek için maaşın yaklaşık yüzde 6’sını ödemek zorunda kalmak ne kadar adil? Dahası, bu paranın nereye harcandığı da belirsiz... Devlet, çıkış harcından elde edilen gelirleri nereye aktardığını şeffaf bir şekilde açıklamıyor. Vatandaşın cebinden alınan paranın hangi kamu hizmetine döndüğü net değil. Bu da uygulamayı hem mali açıdan hem de vicdani açıdan daha da sorgulanır kılıyor.
Bir diğer boyut ise seyahat özgürlüğü meselesi… Anayasa, her vatandaşın yurt dışına çıkma hakkını güvence altına alıyor. Ancak bu hak, fiilen “parası olana özgürlük” ilkesine dönüşmüş durumda. 1000 TL’yi bulamayan bir vatandaş, aslında yasal olarak hakkı olan bir özgürlüğü kullanamaz hale geliyor. Bu, demokrasinin ruhuna da aykırı... Devletin görevi, vatandaşının dünyayı görmesini kolaylaştırmak olmalı; zorlaştırmak değil.
Üstelik bu harcın artırılması yalnızca bireyleri değil, dolaylı olarak ülkenin imajını da zedeliyor. Dışarıdan bakıldığında “kendi vatandaşının bile çıkışını zorlaştıran” bir ülke görüntüsü oluşuyor. Yumuşak güçten, turizmden, kültürel etkileşimden bahsediyoruz ama vatandaşın önüne maddi duvarlar örüyoruz. Hâlbuki yurtdışına çıkan bir Türk vatandaşı, gittiği ülkelerde Türkiye’yi temsil ediyor, kültürünü tanıtıyor, bazen diplomatik ilişkilerden bile daha güçlü köprüler kuruyor.
Devlet, yurtdışına çıkan vatandaşlarını ek gelir kapısı olarak mı görüyor? Çıkış yapan kişi zaten yolculuk için döviz harcıyor. O dövizi ülkeye sokmak yerine dışarıya çıkarmak zorunda kalıyor. Yani ekonomi açısından zaten bir kayıp söz konusu. Buna rağmen bir de vatandaşın cebinden ek vergi alınması, ekonomik akılcılıktan da uzak görünüyor.
Yurt dışı çıkış harcının 1000 TL olması, sadece bir “ek ödeme” değil; seyahat özgürlüğünün önünde ciddi bir engel, adalet duygusunu zedeleyen bir uygulama ve devlet-vatandaş ilişkisini sorgulatan bir sembol haline gelmiştir. Eğer gerçekten devletin ihtiyacı varsa, vatandaşın cebine böylesine haksız bir şekilde yüklenmek yerine daha şeffaf, daha adil ve gelir dağılımını gözeten yollar tercih edilmelidir. Eğer amaç yurtdışına çıkanların sayısını azaltmaksa, bu da modern bir ülkede kabul edilebilir bir politika değildir.
Uzun lafın kısası, bin liralık çıkış harcı, yalnızca bir pul değil; vatandaşın omzuna yüklenen gereksiz bir kamburdur. Ve bu kambur, toplumun geniş kesimlerinde giderek artan bir hoşnutsuzluğun sembolü olmaya adaydır.