NEŞİDE ŞAHİN
Eskiden nenem derdi ki, “Toprak ana kızarsa kimseyi doyurmaz.” O zamanlar çocuk aklımla pek bir şey anlamazdım. Toprak neye kızacak ki, diye düşünürdüm. Ama şimdi nenemin ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Çünkü artık toprak gerçekten kızgın. Hem de haklı olarak!..
Köyde büyüyen herkes bilir… Toprakla dost olmak gerekir. Onu tanımak, toprağın dilinden anlamak lazımdır. Eskiden sabah erken kalkan çiftçiler toprağın kokusunu içine çeker, nemini kontrol eder, o yılın nasıl geçeceğini hissederdi. Şimdi ne o eski çiftçiler kaldı ne de o toprak. Her yer betonla kaplandı, her yer asfalt. Toprak neredeyse nefes alamaz hâle geldi.
Son yıllarda özellikle şehirlerin etrafında ne kadar verimli tarım arazisi varsa üzerine binalar dikiliyor, alışveriş merkezleri kuruluyor. Bir zamanlar buğday ektiğimiz, domates topladığımız, ayçiçeğiyle sararan tarlalar şimdi griye büründü. O güzelim topraklar yok pahasına satıldı. Sormak lazım artık: Bizi beton mu doyurur, toprak mı? Ekmek mi daha önemli, rezidans mı? Cevabı aslında herkes biliyor ama kimse yüzleşmek istemiyor.
Bir de tarımda kullandığımız kimyasallar var. Eskiden çiftçi tarlasını hayvan gübresiyle beslerdi, ektiğini sabırla büyütürdü. Şimdi her şey kimyasal oldu. Gübresi, ilacı, hormonu derken toprak zehirlendi. Verim almak için toprağa sürekli yükleniyoruz. Ama bir düşünün, bir insana her gün zehir verseniz ne olur? Elbette hastalanır. İşte toprak da hastalandı artık. Yoruldu, gücü kalmadı. Toprakta yaşayan milyonlarca canlı vardı. Solucanlar, küçük böcekler, bakteriler... Hepsi toprağın dengesini sağlıyordu. Şimdi o canlıların çoğu yok. Toprak bomboş kaldı, kupkuru bir kabuğa dönüştü.
Ağaçları kestik, ormanları yok ettik. Eskiden ağaçlar kökleriyle toprağı tutardı. Şimdi toprağı tutacak bir şey kalmadı. Yağmur yağdığında toprak suyla birlikte akıp gidiyor. Rüzgâr estiğinde uçuyor. Bu da yetmezmiş gibi hala orman alanlarına göz dikiyoruz. Sanki hiç tükenmeyecekmiş gibi davranıyoruz ama doğanın sabrı da bir yere kadar.
Şehirde yaşayan bazı insanlar şöyle düşünüyor… “Benim toprakla ne alakam var, pazardan alıyorum ne lazımsa.” Ama pazardaki domatesin, biberin geldiği yer neresi? Elbette toprak. O toprak bozulursa, yetişen ürün de bozulur. Tadı kalmaz, besin değeri düşer. Görüntüsü güzel olabilir ama içi bomboş olur. Bir de şu var: Eğer bu gidişle devam edersek, çiftçiler üretimi bırakacak. O zaman başka ülkelerden almak zorunda kalacağız. Hem daha pahalıya yiyeceğiz hem de ne yediğimizi bilemeyeceğiz.
Yine de her şey bitmiş değil. Hâlâ zamanımız var. Ama artık silkelenme vakti geldi. Bu gidişe bir dur demek zorundayız. Öncelikle verimli tarım arazilerini ranta kurban etmemeliyiz. Kimyasal gübre ve ilaç kullanımını azaltmalıyız. Organik tarımı desteklemeliyiz. Ağaç dikmeliyiz, ormanlarımızı korumalıyız. Yerli üreticilere sahip çıkmalıyız. Ve en önemlisi çocuklarımıza toprağın değerini öğretmeliyiz. Onlara sadece okul bilgisi değil, doğa bilgisi de vermeliyiz. Ayaklarını toprağa bastıralım, elleriyle fidan diksinler, doğayı hissetsinler. Ancak o zaman bir fark yaratabiliriz.
Toprak bizim anamız gibi… Nasıl ki bir anne evladına küsmez ama sonunda yorulur, bir kenara çekilir; toprak da aynıdır. Eğer biz ona iyi bakmazsak, sonunda kendini geri çeker. Ve biz ne yaparsak yapalım, onu geri getiremeyiz. Şimdi ona sahip çıkma zamanı. Hem de geç olmadan.
Unutmayalım ki, toprak varsa hayat var.
Toprak yoksa hiçbir şey yok.